ENGELLİ HAKLARI MÜCADELESİNDE TERMİNOLOJİ SORUNU VE TARİHSEL PERSPEKTİF
Son yıllarda engelli hakları mücadelesinde terminoloji sorunu bir hayli önem kazanmış bulunuyor. Uzunca bir süre bedeninde organ veya işlev kaybı bulunan kişilerin hangi sözcük veya kavramlarla adlandırılacağı ve nitelendirileceği sorunu gündemimizi işgal etti. “Sakat” mı desek, “özürlü” mü desek diye boşu boşuna tartıştık durduk. Sakat, kör, sağır gibi adlar birtakım çıtkırıldım kişilerce kaba bulundu. Bu yüzden vicdanlarını rahatlatmak için yıpranmamış, yepyeni kavramlar ortaya attılar. “Çok kaba olan sakat sözcüğü yerine, bu vatandaşlarımızı incitmeyecek ‘özürlü’ sözcüğünün kullanılmasını” önerdiler. Özürleri kabahatlerinden büyüktü. Zira “özürlü” demek, “kusurlu” veya “defolu” demekti. Bunu bile idrak edemediler. “Özürlü” sözcüğünün ömrü çok uzun sürmedi.
Onun yerine “özel insanlar” gibi ipe sapa gelmeyecek öneriler getirildi ise de tutmadı. Sonunda, “bu bireylerin organ veya işlev kaybı önemli değil; onu sorun haline getiren toplumsal koşullar ve haklara, hizmetlere, çevreye ve bilgiye erişimlerini önleyen engellerdir” diye meseleyi ele alan sosyal yaklaşım imdada yetişip “engelli” sözcüğü icat edildi de bu dertten kurtulduk.
Ben yerine göre “sakat”, yerine göre “engelli” sözcüğünün kullanılmasını tercih ediyorum. Sakat sözcüğü bireyin bedenindeki bir organ veya işlev bozukluğuna ya da eksikliğine işaret ettiği için, eğer bireyden söz ediyorsak “sakat”; söz konusu bireyden toplumsal varlığı ve bağlamı içerisinde bir nitelemeden söz ediyorsak “engelli” sözcüğünü kullanmamız daha isabetli olacaktır. Bunlar aynı zamanda BM Engelli Hakları Sözleşmesi’nde de belirttiğim anlamlarıyla kullanılan sözcüklerdir. Bunların dışında sözcük veya kavram üretme çabaları fanteziden ibarettir. Bizim fanteziye değil, gerçekçi bir yaklaşıma gereksinmemiz vardır.
Son yıllarda bazı aydın çevrelerce engelli hakları mücadelesi piyasasına “sağlamcılık” kavramı pompalanıyor. Bu kavram ilk defa İngiltere ve ABD gibi ülkelerde “ableism” olarak Anglosakson sosyolojisi tarafından üretilmiştir. İngilizce “ability” sözcüğü Türkçeye “iş yapabilme kapasitesi” veya “beceri” şeklinde çevrilebilir. “Ableism” kavramı bu sözcükten türetilmiştir. Türkçeye birileri tarafından “sağlamcılık” olarak çevrilmiştir.
Bu teorisyenlere göre sağlamcılık, insanların bedensel, zihinsel ya da duyusal sağlamlık normuna göre değerlendirildiği; sağlam bireylerin üstün, engelli bireylerin eksik ya da yetersiz sayıldığı ayrımcı bir düşünce ve pratik sistemidir. Sağlam bedenin, zihnin ya da işlevin ideal kabul edilmesi ve bunun dışındakilerin düzgün, normal ya da tam sayılmaması üzerine kurulu bir ideolojidir. Bu kavram engelli hakları mücadelesinin merkezine yerleştirilmeye çalışılmaktadır. Kanımca bu kavramsallaştırma engelli hakları mücadelesine yarar sağlamaktan çok uzaktır. Hatta tam tersine bu kavram engelli hakları mücadelesine zarar vermekte; sakatlığın toplumsal niteliğini ve mücadelenin gerçek hedeflerini perdelemektedir. Bu iddiamın daha anlaşılır olması için insan hakları kavramının tarihsel gelişimine ve kavramsallaştırma sürecinin özelliklerine ilişkin bir arka plan sunmam gerekiyor.
İnsan hakları mücadelesinde kullandığımız terminoloji ve kavramlar tarihsel olarak ciddi bir evrim geçirmiştir. Hak kavramı, temelde bireye bağlı ve bireyin doğuştan sahip olduğu bazı yetkileri ifade eden bir kavramdır. Birey bu haklar sayesinde ve bu haklarla birlikte kişilik kazanabilir. Ancak ilkel toplumlarda birey kavramı son derece belirsizdi. Her şey toplum için ve toplumsal kolektifin yararı için düzenlenmişti. Birey, toplum içerisinde eritilmiş; görünmez hale getirilmişti. Dolayısıyla ilkel toplumlarda bireysel haklardan söz etmek mümkün değildi.
Roma ve Antik Yunan dönemlerinde yurttaş kavramı ortaya çıktı, fakat bu kavram da oldukça sınırlıydı; sadece mülk sahipleri ve özgür erkek yurttaşlar hak sahibi sayılıyordu. Kadınlar, köleler ve mülksüzler bu kapsama girmiyordu.
Orta Çağ’da da benzer şekilde toprak köleliği ve feodal düzen hak kavramını kısıtlıyordu. Rönesans, reform ve aydınlanma hareketleriyle birlikte birey kavramı önem kazandı. Burjuvazinin yükselişiyle birlikte bireysel haklar, özgürlükler ve mülkiyet hakkı gibi kavramlar gelişti ve burjuva devrimleriyle pekişip yaygınlaştı. 1649 ve 1689 İngiliz Devrimleri, 1776 Amerikan Bağımsızlık Savaşı ve 1789 Fransız Devrimi gibi olaylar, bireysel hakların anayasalarda yer bulmasını sağladı.
İnsan haklarının gelişiminde içeriğine göre üç kuşak haklardan söz edebiliyoruz. Birinci kuşak haklar esas olarak bireysel veya klasik haklardır. Bireysel haklar, bireyin doğuştan sahip olduğu dokunulamaz ve devredilemez haklar olarak tanımlanır. Bu haklara örnek olarak yaşama hakkı, özgürlük hakkı, düşünce ve ifade özgürlüğü, örgütlenme ve mülkiyet hakkı gibi haklar verilebilir. Bu haklar bireyin varlığına ve onuruna içkindir ve ilk olarak 17. yüzyılda John Locke, Jean Jacques Rousseau gibi düşünürlerin öne sürdüğü doğal haklar teorisiyle gündeme gelmiştir.
İkinci kuşak haklar sosyal ve ekonomik haklardır. Bu haklar 19. yüzyılın sonlarında, 20. yüzyılın başlarında gündeme geldi. Çalışma hakkı, eğitim hakkı, sağlık hakkı gibi haklar bireyin sadece özgürleşmesini değil, aynı zamanda belli bir refah düzeyine ulaşmasını da hedefler.
Üçüncü kuşak haklar ise kolektif haklardır. Kolektif haklar dediğimizde genelde bir grup ya da topluluğun ortak çıkarlarını ve kimliğini koruyan haklardan bahsediyoruz. Örneğin, yerli halkların kendi toprakları üzerindeki kültürel ve ekonomik hakları birer kolektif haktır. Aynı şekilde dinsel azınlıkların kendi kimliklerini yaşatma hakkı da kolektif haklar kapsamına girer. Bu haklar çevre hakkı ve barış hakkı gibi daha geniş toplumsal ve küresel boyutları içerir.
Günümüzde ise yeni bir haklar dizgesinden söz edebiliriz. Yavaş yavaş dijital haklar dediğimiz dördüncü kuşak haklar ortaya çıkıyor. İnternet erişimi, dijital gizlilik ve veri koruma gibi konular bu yeni haklar arasında sayılabilir.
İnsan hakları kavramı çeşitli toplumsal kesimlere göre de sınıflandırılabilir: Kadın hakları, çocuk hakları, engelli hakları, mülteci hakları vb.
Dikkat edilirse, bu hakların tamamı devlete karşı ileri sürülmektedir. Bu hakları koruması ve güvence altına alması gereken devlet, benimsediği ideolojiye ve izlediği politikalara göre bu hakları sınırlandırabilmekte veya genişletebilmektedir. Özetle, bütün bu hakların muhatabı devlettir. İşte “sağlamcılık” kavramı, bu gerçeği gizlemekte ve sorunun hak sahipleri ile devlet arasında değil de sağlam kişilerle sağlam olmayan kişiler arasındaymış izlenimini ve algısını yaratmaktadır.
Kavramsallaştırma sürecinin özelliklerine gelince, her şeyden önce kavram, belirli olay ve olguların genelleştirilmesini ve soyutlaştırılmasını sağlayan zihinsel bir işlemdir. Doğru bir kavramsallaştırmanın, temsil ettiği olay ve olguların niteliklerini ve bağlamını doğru yansıtması beklenir. Biz kavrama baktığımızda, onun temsil ettiği olay ve olguların içeriklerini ve dinamiklerini doğru algılamalıyız. Aksi halde mücadele stratejimizi ve hedeflerimizi doğru bir biçimde kurgulayamaz ve başarıya ulaşamayız.
Örneğin “engelli” kavramını ele alalım. Bu kavram bize, bireydeki bir eksikliğin toplumsal koşullar nedeniyle engel oluşturduğunu anlatır. Bağlam, birey ile toplum arasındaki ilişki ekseninde doğru kurulmuştur. Buradan hareketle mücadele hedefimizin, toplumsal ilişkileri düzenleyen devlet politikalarına karşı önümüzdeki engellerin kaldırılması için mücadele etmek olduğunu anlarız. Oysa “sağlamcılık” kavramı, sorunun sakat bireyle sakat olmayan bireyler arasındaki karşıtlık üzerinden tanımlandığı için mücadele hedefimizin sakat olmayan bireyler olduğu algısını yaratır. Böylece sakatlığın toplumsal içeriğini örter ve gizler. Yanlış stratejiler ve politikalar oluşturmamıza neden olur.
Konuya daha yakından bakarsak, bağlamın büsbütün yanlış kurulduğu görülür. Sorunun özünde bir insan hakları sorunu olduğu gerçeği göz ardı edilmiş olur. Görevimiz, sağlamcı ideolojiye karşı mücadele olarak şekillenir. Oysa toplumda engelliler dışında ayrımcılığa uğrayan birçok kesim bulunmaktadır. Çocuklar, kadınlar, yoksullar, mülteciler, eşcinseller de devletçe ihmal edilmekte, dışlanmakta ve ötekileştirilmektedir. Bunların tamamı sağlamcılığın ortaya koyduğu ikilem karşısında sağlam kategorisindedir. Şu halde sağlamcı ideolojiye göre onlar da mücadelemizin hedefindedir. Oysa onlarca yıllık pratiğin gösterdiği gibi, engellilerin tek başlarına haklarını elde etmek için yürütülecek mücadelede başarı sağlama şansları yoktur. Engelli farkındalığının yaratılması, toplumun bilinçlendirilmesi, hükümetlerin sosyal politikaları benimsemesi ve bu doğrultuda yasal düzenlemeler yapmaya zorlanması, bütün bu kesimlerin güçlerini birleştirmelerini, talepleri yatay kesen noktalarda ortak stratejiler oluşturmalarını gerektirir. Sağlamcılık yaklaşımı bizi bu olanaktan yoksun kılar.
Öte yandan, sağlamcılık kavramı sorunu sağlıklı olup olmama zemininde ortaya koyduğu için aslında sakatlık sorununa medikal yaklaşımın bir türevidir. Oysa modern dönemde bireysel haklar sosyal ve ekonomik haklara, hatta kolektif haklara evrilirken engellilik bağlamında da terminoloji değişti. Tıbbi modelden sosyal modele, oradan insan hakları modeline geçildi. Günümüzde engellilik bir insan hakları meselesi olarak ele alınıyor ve sağlamcılık gibi kavramların yerine daha kapsayıcı bir terminoloji tercih ediliyor.
Peki, BM Engelli Hakları Sözleşmesi’nde kullanılan kavramlar mücadelenin gereksinimlerine karşılık veremiyor mu? Bana göre bugün için bu kavramlar yeterlidir. Ama daha kapsayıcı yeni kavramlar aranıyorsa, ben “sağlamcılık” yerine “güç odaklı normalizm” kavramını önerir ve tercih ederim.
Güç Odaklı Normalizm Nedir?
“Güç odaklı normalizm” kavramı, normalliğin rastgele değil, iktidar ilişkileri tarafından belirlendiği savına dayanır. Yani “normal” olanı tanımlayan, çoğunluğun değerleri değil, güç sahibi olanlardır. Bu güç ekonomik, siyasal, cinsel, kültürel ya da bedensel olabilir.
Bu paradigma yalnızca engelli bireylerin değil, aynı zamanda cinsiyet normlarına uymayanların, etnik azınlıkların, yoksulların, yaşlıların ve queer bireylerin de nasıl dışlandığını anlamak için güçlü bir araç sunar.
Sağlamcılıktan Normalizme Geçişin Önemi
Sağlamcılığı yalnızca “engelli ayrımcılığı” olarak ele almak, daha büyük bir yapısal meseleyi gözden kaçırmamıza neden olur. Normalizm, toplumu belli bir kalıba göre şekillendiren, “farklı” olanı değersizleştiren, çoğu zaman görünmez ama çok etkili bir ideolojidir. Güç odaklı normalizm, bu görünmezliği ifşa eder ve toplumsal değişim için daha kapsayıcı bir zemin hazırlar.
Mücadele Stratejileri
Bu yeni paradigma yalnızca eleştiriyle yetinmeyip mücadele biçimlerini de dönüştürür:
– Engelliliğe dair hak temelli savunuculuk yalnızca yasal düzenlemelere değil, normlara ve algılara da odaklanmalıdır.
– Sivil toplum örgütleri, kapsayıcılık politikalarında yalnızca çeşitliliği değil, güç ilişkilerinin sorgulanmasını da gündeme almalıdır.
– Eğitim sisteminde “normal”in tanımını yeniden düşünmek, müfredatları buna göre dönüştürmek gerekir.
Sonuç
Güç odaklı normalizm, yalnızca engellilik alanında değil, tüm dışlama biçimlerinde işleyen dinamikleri anlamak için yeni bir yol sunar. Bu kavram, “normal”in aslında nötr değil, güçlü olanın silahı olduğunu gösterir. Ve bu farkındalıkla, daha adil, daha eşitlikçi ve daha insan odaklı bir toplumu birlikte inşa edebiliriz.
Yorumlar
Kalan Karakter: