Bu ay Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk hakkında bir yazı ile sizlerin karşısındayım.
Kurtuluş Savaşı’nı başlatan, işgale direnişi örgütleyen ve Cumhuriyeti kuran Gazi Paşa, ölümünün üzerinden onlarca yıl geçmiş olmasına rağmen özellikle son dönemde kamuoyunun en çok konuştuğu tarihi figürlerden biri.
Çağdaşlarının çoğu kendi ülkelerinde unutulup tarih sahnesindeki yerlerine çekilmişken, Atatürk hem hayatı hem de icraatlarıyla Türkiye’de sürekli gündemde kalmaya devam ediyor. Türk halkınınbüyük bir bölümü ona sevgi ve minnet beslerken, bir kesimde ise hakarete varan bir nefretin var olduğu görülüyor. Bu karşıtlığın köklerinin tarihimizde yattığını düşünüyorum. Bu nedenle sizleri biraz geçmişe götürmek istiyorum.
Gerçekten de Atatürk’ün yaşadığı dönemde dünyanın büyük bir kısmı otoriter liderler tarafından yönetiliyordu. Ancak onu Hitler, Mussolini, Stalin ve Franco gibi diktatörlerden ayıran en belirgin fark, ülkesini karanlıktan aydınlığa taşımayı hedefleyen köklü ve ilerici reformlara imza atmış olmasıydı.
Tarih bize, ülkelerin kurucu liderlerinin genellikle iki kategoriden birine ait olduğunu gösterir:
Ya savaş meydanlarında öne çıkan askerî komutanlardır ya da kalabalıkları peşinden sürükleyen ideolojik önderler...
Örneğin; ABD’nin kurucu babası George Washington, İngilizlere karşı zafer kazanan bir generaldi.Simon Bolivar, Latin Amerika’yı İspanyol sömürgecilerden kurtardı.Ömer Muhtar, Libya direnişinin sembolüydü.Fidel Castro ve Jose Marti, ABD emperyalizmine karşı savaşan liderlerdi. Mareşal Tito faşizmi yenmiş bir kahramandı.Gandhi, Lenin ve Mao ise kitleleri peşinden sürükleyen ideolojik devrimciler olarak tarihe geçtiler.
Mustafa Kemal’i çağdaşlarından ayıran en önemli özellik ise bu iki niteliği aynı anda taşımasıydı: Hem ülkesini işgalden kurtaran bir askerî deha, hem de gerçekleştirdiği devrimlerle yeni bir toplum inşa eden bir fikrî önder…Bugün hâlâ duyulan sevgi ve hayranlığın temelinde bu benzersiz kombinasyon yer alıyor.
Elbette her devrimin bir karşı devrimi vardır. Son yıllarda da Atatürk’e yönelik eleştirilerin yer yer hakarete dönüştüğü örgütlü saldırılar görüyoruz.
Muhafazakâr kesimin bir bölümü, asker Mustafa Kemal’e saygı duysa da Cumhuriyet’in ilanı sonrasında Hilafet ve Saltanat’ın kaldırılmasına yönelik tarihsel tepkilerini sürdürmektedir. Daha radikal bir kesim ise askeri dönemine dahi sert bir nefretle yaklaşmaktadır. Bir başka kesim ise asker Mustafa Kemal’e bile sert bir nefretle yaklaşıyor. Oysa benzer tepkilerin geçmişte yenilikçi Osmanlı padişahları II. Mahmud ve III. Selim’e, hatta Abdülhamid’i deviren İttihatçılara yöneltildiğini biliyoruz.Kısacası bu topraklarda yüzyıllardır süregelen gelenekçiler–yenilikçiler mücadelesinin, bugün “laik–muhafazakâr” ekseninde devam ettiğini söyleyebiliriz.
Atatürk’e mesafeli olan diğer bir grup da Kürt siyasi hareketinin belirli bir bölümü. Geçtiğimiz aylarda Meclis’te bir milletvekilinin Atatürk’ü, "ülkeyi birlikte kurduktan sonra Kürt halkını yok saymakla" suçlaması gündem olmuştu. Benzer bu tür suçlamalar, savaşlarda Kürt aşiretlerden yardım alan Sultan Alparslan’dan, Hamidiye alaylarıyla doğudaki isyanları bastıran II. Abdulhamid’e kadar birçok lidere de yöneltildi. Bu nedenle bu tartışmaların çoğunun tarihî gerçeklikten ziyade kimlik siyaseti ekseninde şekillendiğini söyleyebiliriz.
Son yıllarda güç kazanan muhafazakâr ve etnik milliyetçi dalga, Atatürk’e yönelik eleştirileri zaman zaman hakarete vardırıyor. Bu durum toplumun büyük bir kesiminde rahatsızlık yaratırken, Atatürk’e duyulan sevgi ve saygının daha da artmasına yol açıyor.Anıtkabir her yıl ziyaretçi rekorları kırıyor; liberalinden sosyalistine kadar birçok farklı görüşten insan Atatürk’te ortak bir değer buluyor. Çağdaşlarının bir kısmı diktatör olarak anılırken, bir kısmı da tarih sahnesinden silinmiş durumda. Atatürk ise tüm tartışmaların arasından; çağdaşlaşma ideali, bağımsızlık anlayışı ve eskimeyen hedefleriyle daha da büyüyerek çıkıyor.
Gelelim kişisel düşünceme: Atatürk’ün mirası, vefatından sonra özellikle 1960 ve 1980 darbelerinde “devletin bekası” gerekçesiyle katı bir ideoloji hâline getirildi. İlke ve inkılapları darbeci generallerin elinde bir baskı aracına dönüştürüldü. Gazi Paşa, her şeyi tek başına yapan bir “kutsal kahraman” şeklinde sunuldu; fikirleri yasaklar ve zorbalıkla halka dayatıldı. Oysa Atatürk’ün kendisi, mirasının bir dogma olmadığını, genç nesillerin bir gün kendi fikirlerini de aşacağını söylemişti.Ne yazık ki darbeci uygulamalar, halkın bir kesimini Atatürkçülükten uzaklaştırdı.
Bugün toplumun Atatürk’le ilişkisi bana bir insanın babasıyla kurduğu psikolojik ilişkiyi hatırlatıyor: Bir insan çocukken babasını tanrı gibi güçlü ve kusursuz görür, gençlikte ve ergenlikte yetersiz bulur, olgunlukta isehakkını teslim eder.
Ben de milletimizin sonunda Atatürk’ü abartısız, sağduyulu ve hakkaniyetli bir bakışla değerlendireceğine inanıyorum.
Bu ayki yazımı, değerli tarihçimiz rahmetli Halil İnalcık’ın çok sevdiğim bir sözüyle bitirmek istiyorum:
“Kurucu atalarıyla uğraşan milletler ilerleyemezler.”
Yorumlar
Kalan Karakter: